
The Challenges of Democracy and Press Freedom in Turkey
- February 2012
- Fevzi Bilgin
In the last decade, Turkey has taken major steps in political, economic, and international arenas. A Muslim country with six decades of electoral experience further consolidated its democracy by introducing major reforms aimed to demilitarize its politics. Its economy is strong despite the global recession and growing at record levels.
Its foreign policy is increasingly assertive, taking advantage of being a member of NATO and an aspiring member of the European Union, while, at the same time, exerting considerable influence in the larger Middle East. The assertion that Turkey presents a model for its Arab neighbors jolted by popular revolts demanding democracy is now widely recognized.
Despite this positive note, however, Turkey is also battling with two major domestic threats. First is the Ergenekon criminal network that had been operational perhaps for decades but unearthed in 2007 following a series of investigation. The Turkish government began arresting and prosecuting Ergenekon members in 2008, among which there were retired military generals, military officers, academics, businessmen, and journalists, who were allegedly conspiring to overthrow the elected government and install a military rule. The second major threat is the PKK, a pan-Kurdish separatist movement that has been actively terrorizing the country since mid-1980s, which, in the last six years had started to install the structures of a parallel Kurdish state in southeast Turkey known as the KCK. The government’s response to the PKK/KCK threat has been mostly in military terms, but lately it took a new twist. In 2009, the government began to target this parallel state structure, arresting those affiliated with it including, among others, journalists and press workers.
The Turkish government’s campaign against these two organizations together, which include many arrested journalists, press workers, and distributors, have contributed to an image of Turkey where opposition is silenced, press freedom is curtailed, and journalists are imprisoned. The arrests are also frequently used to portray the AKP administration as being increasingly leaning towards authoritarian policies. There are two problems with this view. First, although it is commendable that the international media rigorously scrutinizes press freedom in Turkey, the fact that these arrests are not solely about journalists but rather journalists affiliated with and sometimes acting as operatives of the above organizations, is rarely mentioned. Second, these simultaneous arrests in relation to two cases are construed as a systematic campaign against the critics of the government, although they began under different contexts and are proceeding independently of each other.
Therefore, the recent wave of journalist arrests should be interpreted not in the context of press freedom but in the context of Turkey’s ongoing struggle against the domestic challenges which threatens its democracy and unity. Focusing on these challenges, this paper examines the recent cases of journalist arrests in Turkey.
Summary in Turkish
Türkçe Özet
TÜRKİYE’DE DEMOKRASİ VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ SORUNU
Türkiye, son on yılda, siyasi, ekonomik ve uluslararası alanlarda önemli adımlar atmış durumdadır. Altmış yıllık çokpartili seçim tecrübesi olan bu müslüman ülke, siyasetini askeri etkilerden arındırmayı amaçlayan bir dizi reformla sahip olduğu demokratik rejimi daha da derinleştirmiştir. Dış siyasette, hem NATO üyesi ve müstakbel AB üyesi olması, hem de Ortadoğu’da önemli bir nüfuza sahip olması dolayısıyla, çok daha belirgin biçimde kendini göstermektedir. Türkiye’nin, demokrasi talebiyle ayaklanan Arab komşularına bir model olduğu iddiası artık genel bir kabul görmektedir.
Bütün bu olumlu gelişmelere rağmen, Türkiye, halihazırda, iki önemli iç tehditle mücadele etmektedir. Bunlardan birincisi, belki de onyıllardır aktif olan ve ancak 2007’de başlayan bir dizi soruşturma neticesinde ortaya çıkarılmış olan Ergenekon suç şebekesidir. Türk devleti, seçilmiş hükümeti ortadan kaldırarak askeri bir rejim kurmayı hedefleyen Ergenekon’un, askeri ve sivil kişiler yanında gazetecileri de içeren üyelerini 2008’den başlayarak tutuklamaya ve yargılamaya başlamıştır. İkinci önemli tehdit ise 1980’lerden bu yana ülkeyi teröre boğmuş, son altı yılda ülkenin güneydoğusunda KCK adında paralel bir devlet yapısı kurmaya başlamış olan Kürtçü ayrılıkçı PKK tehdidir. Devletin PKK-KCK tehdidine karşı cevabı genelde askeri olmuş olmakla beraber, 2009’dan itibaren, devlet bu paralel devlet yapısına yoğunlaşmış ve gazeteciler dahil bir çok kişiyi tutuklamıştır.
Türk devletinin bu iki örgüt ile mücadelesi, gazeteciler, medya çalışanları ve dağıtımcıların tutuklanmasını sonuç verdiğinden, Türkiye’nin, muhalefetin susturulduğu, basın özgürlüğün sınırlandırıldığı ve gazetecilerin cezaevine konulduğu bir ülke olduğu imajına katkıda bulunmuştur. Bu tutuklamalar çoğu zaman AKP yönetiminin otoriteryen eğilimlere sahip olduğu yönündeki argümanlarla desteklenmiştir. Bu görüş temelde iki açıdan sorunludur. Birincisi, uluslararası medyanın Türkiye’deki basın özgürlüğüne bu derece önem vermesi takdire şayan olmakla beraber, tutuklanan gazetecilerin sadece gazeteci olarak değil, sözkonu örgütlerle ilişkili ve hatta bunların aktif etkin üyeleri olduğu konusu nadiren gündeme getirilmektedir. İkincisi, Bu iki örgüte yönelik tutuklamalarının her ne kadar tamamıyla birbirlerinden bağımsız davalar olsalar da aynı döneme gelmesi, hükümetin muhalefetin bastırılmasını hedefleyen sistematik bir kampanya içine girdiği şeklinde yorumlanmaktadir.
Dolayısıyla, son zamanlardaki gazeteci tutuklamaları basın özgürlüğü bağlamında değil, Türkiye’nin demokrasi ve iç birliğini tehdit eden sorunlara bir süredir verdiği mücadele bağlamında değerlendirilmelidir.
Vurgular
Hükümete göre tutuklu gazetecilerin çoğu Terörle Mücadele Kanunun terör örgütü olarak tanımladığı örgütlere üyedir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi , 13 Aralık 2011 tarihinde almış olduğu kararında Tuncay Özkan’ın başvurusunu reddetmiş ve Ergenekon davasının, Türk mahkemeleri tarafından bağımsız, adil ve hızlı bir biçimde görüldüğünü belirtmiştir.
İddianameye göre, Odatv, Ergenekon’un internet ayağı olarak faaliyet göstermiş ve bu örgütün amaçları çerçevesinde kamuoyunun yalan haberlerler yanıltılması işlevini yerine getirmiştir.
Tutuklu şahıslara isnat edilen suçlara bakıldığında, Türk basınında sık sık dile getirilen, yani PKK-KCK örgütünün yasadışı faaliyetlerini örtbas etmek amacıyla gazetecilik kisvesinden yararlandığı iddiasını desteklemektedir.
Sonuc ve tavsiyeler
Bir yandan hükümet sorumluluğunu yerine getirerek suçluları adalet karşısına çıkarmaktadır. Öte yandan, sadece gazetecilerin tutuklanmasına odaklananlar bunun basın özgürlüğüne karşı bir kampanya olduğu ifade etmektedir. Bununla birlikte, bu farklılık, tutuklanan gazetecilerin çoğunun terör örgütleri üyesi olduğu ya da bunların propogandasını yaptığıı ve bu eylemlerin gazetecelikle bağdaşmadığı gerçeğini değiştirmemektedir. Bu arada, bu gazetecilerin çalıştığı basın yayın organları faaliyetlerine devam etmekte, gazetecilerin yazdıkları kitaplar serbestçe satılmaktadır. Bu durum, meselenin salt basın özgürlüğüne indirgenmeyecek kadar karmaşık olduğunu göstermektedir.
Bununla birlikte, Türkiye güvenliği özgürlüğün önüne alma tuzağına düşmemelidir. AB sürecine yönelik olarak ve yakın zamanda anayasa değişikliği çerçevesinde yapılan reformlar çok önemli ve devrimsel niteliktedir. Ancak, bu reformların yasalara yansıması süreci çok yavaş işlemektedir. Birçok sorun, askerin son sözü söylediği eski Türkiye’nin ürünleri olan Terörle Mücadele ve Ceza kanunlarından kaynaklanmaktadır. Bu davalardan çıkan sonuç, Türkiye’nin yeni anayasa çalışmalarına hız vermesi gerektiğidir. Son olarak, birtakım serseri terörist etkisiz hale getirilirken, birkaç yıl önce Kürt vatandaşlara yönelik olarak başlatılan demokratik açılım yeniden hayata geçirilmelidir.


